Avrupa'nın küçük köylerini gezerken benim için en heyecan verici yerler tepelerdeki orta çağ köyleriydi. Bunlardan ilki Monaco ile Nice arasındaki éze köyüydü. Taş evleri, dar sokakları, küçük butik otelleri, kafeleri ve seyretmeye doyamadığımız Akdeniz manzarası ile éze den ayrılmak istemedik. Rehberimiz bize burada bulunan Fragonard parfüm fabrikasını- aynı zamanda müze- gezeceğimizi söyleyince dar sokaklara veda edip aşağıya fabrikaya indik . Parfüm fabrikası doğal olarak bütün hanımları baştan çıkaran bir yerdi. Bize rehberlik eden hanım bütün parfüm ve sabunların doğal bitki ve çiçeklerden nasıl damıtıldığını uzun uzun anlattı. Hepimiz seçim yapmakta zorlansak da alışverişlerimizi yaptık, güzel kokular arasında éze den ayrıldık.
İkinci orta çağ köyümüz İtalya da Dolceacqua-tatlı su-köyüydü. Bu köy de yine kayalara adeta yapışmış gibi duran etrafı küçük bir dere ile çevrili, bizim fırtına vadisi köprülerine benzeyen taş köprüsü ile muhteşem bir yer. Dolceacqua bizim tarihimizde önemli bir yeri olan Andrea Dorıa'nın da doğduğu köy. Ayrıca Claude Monet de bir zaman burada kalıp resimlerini yapmış. Bu dar sokaklarda hala birçok sanatçı eserlerini sergilemekte, küçük dükkanlarında çok da pahalı olmayan fiyatlara satmaktadır.
Üçüncü orta çağ köyü ise beni en çok etkileyen Nice'e tepeden bakan Saint-Paul Vence oldu. Orta çağ
izlerinin aynen yaşandığı, modern sanatın bütün örneklerinin sokaklarda meydanlarda, küçük dükkanlarda sergilendiği, satılan giysilerin şalların bile tasarım harikası olduğu bu köyde uzun zaman kalmak istedim. Küçük meydandaki çeşmenin kenarına oturup dakikalarca karşı dükkanın vitrinine bakabilirdim. Dar sokaklarda kaybolmak uzak dağlara ve Nice'e bakıp hayaller kurmak, burada evi olan Yves Montand'ın şarkılarını dinlemek isterdim.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder